Saturday, Sep 04th

Last update03:46:55 PM GMT

Burdasiniz: Anasayfa

Toplu görüşmelerde mali haklarda dışında kalan konular

Toplu görüşmelerde mali haklarda dışında kalan konular

Bu yılki toplu görüşmelerde, anlaşma sağlanan mali hakları geçtiğimiz gün yayınlamıştık. Ancak görüşmelerde, mali haklar dışınd...

'KPSS soruları bu yıl kolaydı' değerlendirmesi doğru değil

'KPSS soruları bu yıl kolaydı' değerlendirmesi doğru değil

2010 yılı KPSS sınavında 350 adayın eğitim bilimleri testinde 120 sorunun tümüne doğru yanıt vermesi sonrasında, ÖSYM Başkanı S...

Sağlık

left direction
right direction
205aKansere neden olan asbestin üretimi, kullanımı ve asbest içeren eşyaların piyasaya sunulması yasaklanıyor.

Çevre
ve Orman Bakanlığı tarafından hazırlanan “Bazı Tehlikeli Maddelerin, Müstahzarların ve Eşyaların Üretimine, Piyasaya Arzına ve Kullanımına İlişkin Kısıtlamalar Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” Resmi Gazete'de yayımlandı.

Yönetmelik ile daha önce kısmen yasaklanan asbest kullanımı tamamen yasaklı hale geliyor. Yeni uygulama ile Avrupa Birliği ile de tam uyum sağlanıyor. Tüm asbest türlerinin çıkarılmasının, herhangi bir ürün üretiminde kullanılmasının ve  asbest içeren tüm ürünlerin piyasaya arzının yasaklandığı yönetmelik, 31 Aralık 2010 tarihinden itibaren yürürlüğe girecek.

hürriyet
Adana'da 27 gün önce dünyaya gelen, sağ kolu dir...
D vitamininin öneminin, bugüne kadar bilinenden ç...
3
Tatilden döndükten sonra ışıl ışıl bir görü...
2
Tek belirtisi doktora götürmeyecek şiddette karın...
Amerikalı bilimadamları yemeklerden önce iki bard...
544886_detayAkraba evliliğine bağlı beyninde gelişim bozukluğu bulunan çocukların DNA’larına bakıldı...

Türkiye’de akraba evliliğine bağlı beyinsel gelişim bozukluğu bulunan çocuklarda yapılan genetik inceleme sonucunda WDR62 genlerinin bozuk olduğu ortaya çıktı.

Ekibin başında olan Yale Üniversitesi’nden Prof. Dr. Murat Günel “Birbirinden bağımsız olduğu düşünülen hastalıkların tek gendeki bozukluklara bağlı çıktığı anlaşıldı. Beyin oluşumunun düşündüğümüzden daha karmaşık olduğunu belirlendi” dedi.

YALE Üniversitesi Beyin Damar Hastalıkları Cerrahisi Bilim Dalı Başkanı ve Beyin Genetiği Programı Direktörü Prof. Dr. Murat Günel’in başında bulunduğu ekip, beyin gelişimde çok temel rol oynayan yeni bir geni keşfetti. Hürriyet'ten Mesude Erşan'ın haberine göre, Türkiye’deki merkezlerle ortak yapılan çalışmada, akraba evliliğine bağlı beyninde gelişim bozukluğu bulunan çocukların DNA’larına bakıldı ve WDR62 adlı genin gelişimsel beyin hastalıklarındaki rolü gösterildi. İstanbul, Cerrahpaşa, Hacettepe, Ege, Kayseri Erciyes, Acıbadem Üniversitesi Tıp fakülteleri ile Bahçeşehir Üniversitesi’nden toplam 33 bilim insanının işbirliğiyle gerçekleştirilen araştırmaya, Yale Üniversitesi Obama hükümetinin verdiği 2 milyon dolarlık fonunu ayırdı. Araştırma sonuçları dünyanın en saygın bilim dergilerinden Nature’de dün yayınlandı.

Genetikte yeni dönem

Araştırmada “tüm ekson sekanslama” denen ve Yale Üniversitesi’nde geliştirilen yeni bir teknoloji kullanıldı. Bu teknoloji, hücrelerin yapı taşı olan proteinleri kodlayan 180 bin DNA bölgesinin tümünün dizisini birkaç hafta içinde çıkarıp hastalıklara yatkınlığa yol açan tüm değişiklikleri belirleyebiliyor. Prof. Dr. Günel, “Protein kodlayan DNA bölgelerdeki bozukluklar ailelerde görülen kalıtımsal hastalıkların yüzde 90’ını açıklıyor. Geliştirdiğimiz teknoloji sayesinde bu bozuklukları çok kısa zamanda bulabiliyoruz. Yale Üniversitesi bu teknolojiyi geliştiren birkaç merkezden biri. Dünya literatüründe ekson sekanslamayı kullanan sadece birkaç yayın vardı. Bu çalışmalarda hep birçok bireyin hasta olduğu aileler seçilmişti. Halbuki biz bu yeni teknolojiyi, eski genetik tekniklerin zorlandığı, örneğin ailede tek hasta çocuğun olduğu durumlara uyguladık. Bu samanlıkta iğne aramaya benziyor. Ama teknoloji sayesinde iğneyi başarıyla bulduk. Bu genetik çalışmalarda yeni bir dönem açacak” dedi.

Araştırma için tam bir sinerji yaratıldı. İstanbul, Cerrahpaşa, Hacettepe, Ege ve Erciyes Tıp fakültelerindeki hastalardan örnekler alındı ve bunlar Yale Üniversitesi ile ortak incelendi. Gen bulunduktan sonra hastalar, Bahçeşehir Üniversitesi’ndeki merkez ile koordine edilerek Acıbadem Hastanesi’ne getirildi ve yeni beyin filmleri (MRI) çekildi. WDR62 genindeki bozukluk ilk olarak akraba evliliğinden doğan 4.5 yaşındaki gelişimsel özürlü bir kız çocukta saptandı. Bu çocuğun beyin gelişiminin tam olmadığı, beynin küçük kaldığı ve yüzeydeki normal kıvrımların oluşmadığı saptandı. Daha sonra, beyin filmleri buna benzer diğer 30 çocuğun DNA’larında bu gende bozukluk arandı.

Prof. Dr. Günel, “Sorumlu geni saptadıktan sonra bu ilk vakaya benzer belirtiler yaşayan diğer çocuklarda bu gende mutasyon yani bozukluk olup olmadığına baktık. Genetiğini çalıştığımız bu 30 çocuktan 8’inde daha WDR62 geninde bozukluk saptadık. Bu beklediğimizden çok daha yüksek bir oran oldu. Çocukların hepsinin anne babası akraba, çoğu ilk kuzen evliliği yani hala, amca, dayı oğlu. Hastalığın ortaya çıkması için WDR62 geninin her iki kopyasının da bozuk olması lazım. Yani akraba evliliği olmazsa hastalık çıkmıyor. Hastalar Türkiye’nin dört bir tarafındandı. Bulgularımız dünya literatüründeki bazı bilgilerini alt-üst etti. Birbirinden bağımsız olduğu düşünülen hastalıkların tek gendeki bozukluklara bağlı çıktığı anlaşıldı. Beyin oluşumunun düşündüğümüzden daha karmaşık olduğunu belirlendi” dedi.

Çok sık görülüyor

Türkiye’de akraba evlilikleri nedeniyle beyin gelişim hastalıklarına sık rastlanıyor. Prof. Dr. Günel, şunları söyledi: “Fonlarımız sayesinde 400 kadar hasta çocuğun daha DNA’sını inceleme imkanımız var. Amacımız beyin gelişimini engelleyen genetik bozuklukların tam listesini çıkarmak. Beyin hastalıklarına yol açan diğer genler de bulununca tam bir katolog oluşacak. Sorumlu genleri bilmek, bu hastalıkları anne karnındayken tanımamıza olanak verecek. Hatta anne-baba, çocuk sahibi olmadan, genetik testler yaptırarak, hastalık yapan bozukluğu taşıyıp taşımadıklarını belirleyebilecek.”

Bu teknolojiyle kanser riskini araştıracak

PROF. Dr. Günel, bir sonraki aşamada, “tüm ekson sekanslama” teknolojisini, bireylerde hastalık risklerini belirleme araştırmalarında kullanacaklarını belirten Prof. Dr. Günel, “Bu teknoloji birkaç yılda kanser tedavisinin seçilmesinde önemi rol oynayacak. Biz anevrizmalara bağlı beyin kanamalarına yol açan diğer genleri bulmakta da kullanıyoruz. Kanser dışında, tüm kalp ve damar hastalıklarının, şeker, astım, yüksek tansiyon gibi toplumda çok görülen diğer hastalıkların genetik risklerinin belirlenmesinde de büyük yararları olacak. Bu riskler belirlendikten sonra da hastalığın gelişmesini engelleyici veya ortaya çıkarsa tedavi edici yöntemler araştırılacak. Bu araştırmaların ve tıbbın geleceği çok parlak ve heyecan verici” diyor.

haberturk.com
544820_detaySakın ağlaması dursun diye çocuğunuza vermeyin.

Uz. Dr. Gökhan Mamur, yıllardır zararları tartışılan cep telefonu, kablosuz internet ve son teknoloji ürünü cihazların çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri ve alınması gereken önlemler hakkında bilgi verdi.  

Cep telefonu, wireless internet ve evlerimizde olan telsiz telefon gibi cihazlar artık öyle bir hayatımıza girdi ki; bunlar yokken biz nasıl yaşıyorduk, nasıl işlerimizi hallediyorduk diye hayretle düşünürüz bazen.  Ancak şunu da çok iyi bilmek gerekir ki; hayatta hiçbir şey bedava değildir.

Ülkemizde cep telefonlarıyla 1990’ların ortasında tanıştık ve yeniliklere kolayca ayak uyduran bir toplum olarak onu çok benimsedik.  İnternet ise o dönemlerde daha yeni, yeni adından söz ettiriyordu ve birkaç yıl sonra ADSL ve wireless bağlantı ile karşılaştık.  
Bu cihaz ve sistemleri kolayca kabullendik ancak zararının olup olmadığını biliyor musunuz?  Elektromanyetik dalgalar yayan bu cihazlar çocuklarımızın sağlığına herhangi bir bedel ödetecek mi?

Baş ağrıtıyor

Cep telefonları her yöne mikrodalgalar yayarak çalışır. Yapılan araştırmalarda bu dalgaların kemik ve yumuşak dokudan birkaç santimetre ilerlediği ve enerjisinin de orada yani beyin ve sinir dokusunda emildiği gösterilmiştir.  Uzun süreli telefon konuşmalarının (ki bunun tanımı altı dakika ve üzerindeki konuşmalardır) kulak ve beyin dokusunun ısısını artırdığı ve baş ağrılarına neden olduğu, bizlerin kolayca hissedebildiği etkileridir.

Amerikan Pediatri Akademisi çocukların dokularının daha ince ve yumuşak olmasından dolayı bu elektromanyetik dalgalara daha kolay maruz kaldıklarını bildirmiştir.  Beyin dokusu da 20 yaşa kadar gelişmeye devam eden bir dokudur; yani inşaat o zamana kadar devam etmektedir.  İnşaat esnasında katlar çıkarken sürekli depremler gerçekleşirse o zaman o yapının sorun çıkarma ihtimali mantıken artmakla birlikte sağlamlığı tartışılabilir.

Bu düşünce aslında birçok çalışma tarafınca desteklenmektedir.  İnsan vücudunda her gün kanser hücreleri oluşmaktadır ancak bunlar savunma sistemi tarafınca tespit edilip, yok edilirler.  Oysa 2008’de İsveç bilim adamları tarafınca yapılan bir araştırmada 20 yaşından önce cep telefonu kullanan kişilerde beyin tümörü (gliom) ve işitme kaybına yol açan kanser (akustik nörom) gelişme oranı tam dört misli artmaktadır.  20 yaşından sonra kullananlarda ise iki misli artmaktadır.  Bu da bu dalgaların gelişmekte olan bir beyne etkisinin daha çok olduğuna işaret etmektedir.  Çalışmayı yürüten bilim adamları 12 yaş altında çocukların cep telefonu kullanmamalarını önermekle birlikte 12 yaş üstündeki çocukların daha çok kısa mesaj ile iletişim sağlamaları gerektiğini belirtmiştir.
Hindistan’da yapılan bir başka bilimsel çalışmada kanser hücrelerini saptayıp yok eden savunma sisteminin bu elektromanyetik dalgaların bulunduğu ortamda tam randımanlı çalışmadığını göstermiştir.  Cep telefonu kullanmayanların vücudunda %4 oranında DNA hasarı bulunurken,  kullanalar arasında ortalama %40 oranında DNA hasarı saptanmıştır.  Bu da gelişen kanser hücrelerinin daha çok sayıda oluşup, kolayca büyümeye devam edeceği anlamına gelmektedir.

İşitme kaybına neden olabilir

2008’de Amerikan Kulak Burun Boğaz Akademisi günde bir saat veya daha fazla cep telefonu kullananlarda işitme kaybı gelişme ihtimalinin arttığını bildirmiştir.

Gözlere de zararı var

Utah Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada cep telefonlarının yaydığı şiddetteki mikrodalgaların özellikle çocukların göz merceklerine erişkinlerinkine kıyasla daha zarar verici olduğunu göstermiştir.  Buna benzer çalışmalarda bu dalgaların göz dokusunu etkileyerek katarakta benzer zarara yol açabileceği de saptanmıştır.

İşin kötü tarafı bu tarz ışınların yol açtığı zararlar birçok yıl sonra karşımıza çıkmaktadır.  Bu cihazların kullanımlarının daha yakın geçmişte başladığını düşünürsek, bizi ve çocuklarımızı ileride ne bekliyor tam bilemeyiz.  Yetmiyormuş gibi çoğu ülkede bu konuda kontrol edici yasalar da yoktur.  Bu nedenle mevcut veriler hakkında bilgi edinip kendimiz ve çocuklarımız ile ilgili kararlar almamızda büyük fayda var.

Önemsenmesi gereken öneriler:

•    Elektromanyetik ışınlar saçan bu tarz cihazlardan bebek ve çocuklarımızı, en azından 12 yaşında gelene kadar uzak tutmamız gerekiyor.  

•    13-20 yaş arası dönemde de kullanımın mümkün olduğu kadar kısıtlanması, mutlaka kullanılacaksa da kısa mesaj ile kullanım sağlanması gerekiyor.

•    Wireless modemlerinizi evde o anda kullanmıyorsanız kapatın ve komşularınızdan da bunu yapmalarını isteyerek ortak bir karar alın.

•    Cep telefonlarınızı bebek ve çocuklarınızdan uzak tutun.  Aranızda “ama o telefonu çok seviyor” diyenler olabilir ancak şunu biliyorum ki ebeveynin kararlılığı birçok konuda olduğu gibi bu konuda da esastır.  Çocuk görmediği şeyi isteyemez.
Bazı ürünler cep telefonu radyasyonunu azalttığını iddia eder ancak bunlar henüz söz sahibi kurumlar tarafınca çare olarak onaylanmış değildir.

Elbette cep telefonlarımızı ve internet bağlantımızı çöpe atamayız. Ancak bize hız katan ve rahatlatan kestirmelerin acısının çocuklarımızdan çıkmaması için de gerekli önlemlerimizi almalıyız.

haberturk.com
544805_detayDa Vinci sayesinde hamile kaldı...

Da Vinci robotuyla yumurtalık tüpleri açılan 33 yaşındaki Merva Erkek, kendiliğinden hamile kaldı. Dünyada 50 hastanın robotla operasyonun ardından hamile kaldığını söyleyen Prof. Dr. Ahmet Göçmen, 'Türkiye'de  3 hastamız daha hamile kaldı, bu vakaları yayınlamayı düşünüyoruz' dedi

Eşi ve 11 yaşındaki çocuğu ile Amasya Merzifon'da yaşayan Merva Erkek'in ikinci çocuk hayali, Da Vinci robotuyla tüplerinin açılmasının ardından gerçek oldu.  Erkek, operasyondan 5 ay sonra kendiliğinden hamile kaldı.

Akşam Gazetesi'nden Türkan Yılmazer'in haberine göre, yıllarca çocuk isteyen ancak bazı sağlık sorunları sebebiyle yumurtalık tüplerini bağlatmak zorunda kalan Merva Erkek, bebek isteğinden mecburen vazgeçti. Ancak çözüm arayışından hiç vazgeçmedi ve 2009 Ekim ayında Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvurdu. Kadın Hastalıkları ve Doğum Klinik Şefi Prof. Dr. Ahmet Göçmen'e muayene olan Merva Erkek, robotik cerrahi ile yumurtalık tüplerinin açılabileceğini öğrendi. Prof. Dr. Göçmen, Erkek'e, yumurtalık tüpleri açıldığında yeniden hamile kalma şansının olabileceğini söyledi ve Da Vinci robotuyla ameliyat yöntemini önerdi. 21 Ekim 2009'da ameliyat olan Merva Erkek'in heyecanlı bekleyişi 5 ay sonra müjdeli bir haberle mutluluğa dönüştü. Çok sevindiğini söyleyen Merva Hanım, 'Bu bizim için mucize gibi bir şeydi, kendiliğimden hamile kalmıştım. Bir anda rüyalarım gerçek oldu. Şu anda 5 aylık hamileyim ve her şey yolunda gidiyor. Hiçbir sorunum yok' diye konuştu.

4 HASTA BEBEK BEKLİYOR

Da Vinci'nin birçok alanda olduğu gibi yumurtalık tüplerinin açılmasında da kullanılabildiğini söyleyen Prof. Dr. Göçmen şöyle konuştu:
'Merva Hanım'ın muayenesinde hiçbir probleminin olmadığını tespit ettik. Yumurtalık tüplerini açtığımızda hiçbir riskinin olmayacağını anlattık. Kabul etti. O bu yöntemle ameliyat ettiğimiz ilk hastamız oldu. Onun gibi 3 hastamız daha var. Bugüne kadar Da Vinci ile tüplerini açtığımız 9 hastadan 4'ü hamile kaldı. Bir kısmı için de henüz bekleme aşamasındayız. Tüpler açıldıktan sonra gebelik şansı yaklaşık olarak yüzde 50 ila 70 arasındadır. Hastalarımız hamilelik müjdelerini verdiklerinde biz de çok mutlu oluyoruz' diye konuştu.

DÜNYADA 50 VAKA VAR

Dünyada robotik cerrahi ile tüplerin açılmasıyla ilgili yayınlanmış 50 vaka olduğunu anlatan Göçmen, bu yöntemin avantajlarını şöyle sıraladı:
'Robotik cerrahi ile tüpleri açarken bir tür mikroskop altında işlemleri yapmaktayız. Çok ince dikişler kullanarak ve tüplerin iç kısımlarını çok yakın planda görerek  açmaktayız  ve dikişlerimizi uygulamaktayız. Bu durum  hem gebelik şansının yükselmesine yol açıyor hem de  hastanın karnını açmadığımız için yapışıklık riskini azaltıyor. Aynı zamanda hasta ameliyat sonrası dönemde çabuk ayağa kalkıyor, işine çabuk dönüyor ve ağrısı daha az oluyor. Ayrıca daha estetik bir iyileşme ortaya çıkıyor.'
Prof. Dr. Göçmen Türk doktorlar olarak uyguladıkları vakaları toparladıklarını ve yayınlamayı düşündüklerini de söyledi.

Ben sayısı 50 olanın deri kanseri riski var
HER insanda az ya da çok sayıda ben vardır. Bunların sayıları bazen birkaç tane, bazen de onlarca olabilir. Ancak uzmanlara göre bu benlerin sayısı önemli.  Amerikan Hastanesi'nden Dr. Halil Bayazıt, 'Vücutta 50'den daha fazla sayıda ben olması kişide deri kanseri oluşma riskini artırır' diye uyardı. Bayazıt, benlerinizdeki değişiklikleri takip ederken şunlara dikkat etmenizi önerdi:
1- Asimetri: Benin bir yarısının şekil, büyüklük ya da renklenme açısından diğer yarısına benzememesi.
2- Sınırlar: Benin kenarlarının düzensiz, girintili, çıkıntılı ya da belirsiz görülmesi.
3- Renk: Benin birden fazla renk içermesi.
4- Çap: Benin büyüklüğünün yarım santimden büyük olması.
5- Mevcut bir benin yüzeyinde kanama, yara ya da kabuklanma başlaması.

haberturk.com
ŞANLIURFA (CİHAN)- Yaz aylarında Şanlıurfa'da en çok tüketilen içecek olan ve 'Urfa Colası' adı da verilen, bazı kişiler tarafından şifa niyetine içilen meyan şerbeti, şifanın yanı sıra zehir de saçıyormuş.

Ramazan'ın gelmesi ile Şanlıurfa'nın geleneksel lezzeti meyan, sofraların baş köşesindeki yerini aldı. Ramazan aylarında meyan şerbeti satıcılarının önünde biriken kuyruklar meyan şerbetine olan rağbeti gözler önüne seriyor.

Satıcılarının "Faydalı" diyerek tellallığını yaptığı meyan şerbeti ile ilgili uzmanların yaptığı açıklamalar dikkat çekici. Meyan şerbetinin faydalarının yanında çok ciddi yan etkilerinin de bulunduğunun altını çizen OSM Ortadoğu Hastanesi Kalp ve Damar Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Remzi Yılmaz, şifa niyetine içilen meyan şerbetinin vücutta su ve tuz birikmesine neden olduğunu belirterek, tüketicilere uyarıda bulundu.

Meyan şerbetinin vücutta su ve tuz birikintisine davetiye çıkardığını vurgulayan Kalp ve Damar Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Remzi Yılmaz, bu durumun da başta yüksek tansiyon olmak üzere birçok rahatsızlığın kapısını araladığını söyledi. Özellikle bilinen hastalığı bulunan vatandaşlara meyan şerbeti içmeden önce mutlaka doktoruna danışmasını tavsiye eden Doç. Dr. Yılmaz, kontrolsüz tüketimin sonunda kalp yetersizliğinin kötüleşebileceği ve nefes darlığının artacağı, hatta ödem adı verilen rahatsızlık sonucu vücutta şişme vakalarının görülebileceği uyarısında bulundu.

Meyan şerbetinin vücuttaki potasyum miktarını düşürdüğüne de değinen Doç. Dr. Yılmaz; bu durumun kalpte ritm bozukluğuna neden olacağını ifade etti. Özellikle kalp yetersizliği nedeni ile "digoksin" isimli ilacı kullanan hastalarda ritm bozukluğu riskinin daha fazla olduğunu belirten Yılmaz, meyan kökünün kanda pıhtılaşmayı önlediğine de değinerek "coumadin" isimli ilacı kullananlarda bu ilacın etkisini artırarak kanama riski meydana getirdiğinin altını çizdi. (CİHAN)

International Hospital Beslenme ve Diyet Uzmanı Dilem İrkin, ramazan ayında en çok yapılan hataların başında sahura kalkmamanın geldiğini, aç kalınan süre çok uzun olduğu için sadece akşam yemeğiyle oruç tutanların gün içinde çok zorlandığını, bu nedenle ani tansiyon, şeker düşmesi ve kalp krizi gibi risklerle karşı karşıya kalındığını söyledi.

İrkin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ramazan ayında öğün sayısının azalmasıyla birlikte metabolizmanın da yavaşladığını ve kilo alındığını ifade etti.

Ramazan ayında oruç tutanların belki bir yılda yemediklerini iştahlarının açılmasıyla birlikte bir ayda tükettiklerini belirten İrkin, oruç tutmak isteyenlere mutlaka sahur yapmalarını önerdiklerini kaydetti.

İrkin, "Ramazan ayında en çok yapılan hataların başında sahura kalkmamak geliyor. Aç kalınan süre çok uzun olduğu için sadece akşam yemeğiyle oruç tutanlar gün içinde çok zorlanıyor ve bu nedenle ani tansiyon, şeker düşmesi ve kalp krizi gibi risklerle karşı karşıya kalınıyor" dedi.

-"AĞIR AKŞAM YEMEĞİ İFTARDA KALP SPAZMI YAPABİLİR"-

Akşam yemeğinde yağlı, hamur işi, kızartma türü yiyeceklerin tüketilmesini önermediklerini belirten İrkin, "Bu ağır yiyeceklerin yenmesi, iftarda kalp spazmlarının yaşanmasına, tansiyonun yükselmesine, gün içinde baş dönmesi, tansiyon düşmesi, akşam yemek yenilmesiyle birlikte şeker yükselmesine bağlı baş ağrısı ve mide spazmına yol açabiliyor" diye konuştu.

Orucu açma zamanı geldiğinde, birdenbire yemekleri hızlı bir şekilde yeyip masadan kalkmamak gerektiği uyarısında bulunan İrkin, şu bilgileri verdi: "Bütün gün boş kalan mide, tıka basa yenilen yemeklerle doluyor ve hazımsızlık şikayetleri de ortaya çıkıyor. Orucunuzu hafif bir çorbayla açın.

Çorbadan yarım saat sonra yemeğe devam edin. Ana yemeği yerken, ekmek ve yoğurt da tüketmeye özen gösterin. Ana yemekten 1-2 saat sonra meyve ya da sütlü tatlı tüketilebilirsiniz. Sahurda beyaz peynir, kepekli ekmeği mutlaka tüketin. Çünkü esmer ekmek, kan şekerini dengede tutup, tok kalmaya yardımcı olur. Ekmek yerine sahurda 4-5 yemek kaşığı yulaf ezmesi, 2 tane ceviz, bir bardak süt içebilirsiniz.

Sahurda domates, salatalık tüketmek kabızlığı önlemede etkili olacağı gibi yumurta tüketmek de tokluk hissi verir. Sahurda yağda kızartmalardan uzak durun ve bol bol su içmeye özen gösterin. Akşam yemeği ve sahurda, ağır hamur işlerinden kaçının. Ayva, kabak ya da süt tatlılarını akşam öğününden 1-2 saat sonra alabilirsiniz. Haftada bir kez şarküteri tüketebilirsiniz ancak her gün yemeyin. Aç karnına spor yapmayın ama iftardan 1-2 saat sonra, imkanınız varsa hafif bir yürüyüş, bol su içmek, meyve tüketmek kabızlığı da önler."

-OKUL ÇAĞINDAKİ ÇOCUKLARDA ORUÇ-

Acıbadem Kadıköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Evrim Ayhan Demirel de oruç tutacak kişilerin kronik herhangi bir hastalığının (hipertansiyon, diyabet, kalp hastalıkları) olmaması gerektiğini belirtti.

Okul çağı ve öncesi yaştaki (12 yaş altı) çocukların da oruç tutmamasının gelişimleri yönünden sakıncalı olabileceğine değinen Demirel, "Okul çağındaki çocukların gelişimlerinin devam ettiği düşünülürse, uzun süre aç ve susuz kalmaları gelişimlerini olumsuz yönde etkileyecektir" dedi.

Bu yıl sahur ile iftar arasındaki sürenin ortalama 15-16 saat aralığında olacağını hatırlatan Demirel, şunları kaydetti: "Sıcak yaz günlerini de düşündüğümüzde biraz daha zorlu bir Ramazanın bizi beklediğini söyleyebiliriz. Özellikle sağlıklı kişilerin bile uzun ve sıcak yaz gününde zorlanacağını düşünürsek, sağlık riskleri taşıyan belli grupların oruç tutmamaları daha doğru olacaktır. Çocuklarımız biz büyüklerin oruç tutmasından etkilenerek oruç tutmak isteyebilir. 12-18 yaş aralığında olan çocuklarımızın derslerini olumsuz etkilemeyen günlerinde, yine günlük hayatlarında alması gerekli olan besin gruplarını almasını sağlayarak, özellikle sahur öğününü yaparak oruç tutmalarına izin verilebilir."

-"SAHUR YAPMAMAK ÇOK TEHLİKELİ OLABİLİR"-

Demirel, sıcağın yoğun olduğu ve orucun uzun sürdüğü bu dönemde sahur öğününü atlamanın sağlık yönünden çok tehlikeli olabileceğine dikkati çekti.

Bu nedenle susamaya neden olmayacak, hafif, bol lifli, kızartma, kavurma, hamur işleri gibi yağlı yiyeceklerin olmadığı kahvaltıya dayalı yiyeceklerin seçilerek hiç aksatılmadan tüketilmesinin önemini vurgulayan Demirel, "Bu öğünü zamanında da tüketmekte önemlidir. Yatmadan önce yemek veya hiç yememek yanlış bir uygulama olacaktır. Bu şekilde ertesi gün yaşanabilecek halsizlik, yorgunluk gibi olumsuz durumların da oluşmasına engel olunacaktır" dedi.

Bir aylık oruç döneminde, günde 2 öğün beslenme nedeniyle normal beslenme alışkanlıkları ve yaşam biçiminde bazı değişiklikler olduğunu, 3 ana öğün olan günlük beslenme 2 öğüne düşerken, özellikle kırmızı et, ekmek, pilav, makarna, hamur işleri, tatlı, börek tüketiminin arttığını belirten Demirel, şunları söyledi: "Buna karşın sebze, meyve ve beyaz et tüketimi azalır. Oysa, unutmamak gerekir ki, günlük alınması gereken enerji, protein, vitamin ve mineral oranları ramazan ayında da değişmez. Yeterli ve dengeli beslenme ise sağlıklı olmanın ilk şartıdır. Sağlıklı beslenmenin ana kriterleri, tüm besin gruplarından bir arada yemek, yavaş ve iyi çiğnemek, az ve sık yemek, lif alımı için sebze ve meyveleri mutlaka tüketmek, yağı yeterli miktarda ve doymamış yağlardan tercih etmek, günlük en az 1,5-2 litre su içmek, tam tahıl ürünleri, bulgur, makarna, kuru baklagilleri beslememizde katmak ve fazla olmayan ancak yeterli oranda vücudun ihtiyacını karşılayacak miktarda protein alımına dikkat etmektir."

Başbakanlık Genelgesi'ne göre, kamu ve özel tüm sağlık kuruluşları acil hastayı ücretsiz tedavi edecek.

Artık hiç bir acil hasta, sosyal güvencesi olmasa da, ödeme gücü bulunmasa da hastane kapısından dönmeyecek.  Parasını SGK'dan ya da belediyeden alacak.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla yayınlanan Başbakanlık Genelgesi'ne göre kişinin sosyal güvencisi olup olmadığını, ödeme gücü bulunup bulunmadığına veya tedavi masraflarının nasıl karşılanacağına bakılmaksızın acil hastalara gerekli tıbbi tedavi yapılacak. 'Acil Sağlık Hizmetleri'nin Sunumu' adlı genelgeye göre özel hastaneler, hastalardan katkı payı da talep edemeyecek. Kamuya ait sağlık kuruluşları verdiği acil sağlık hizmetlerinin ödemesini, o bölgede sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarından; özel sağlık kuruluşları ise belediyelerden isteyecek.

Sosyal güvencesi olmayan acil hastaların hastane kapısından nasıl döndürülmeyeceğini, Akşam gazetesinden Türkan Yılmazer 10 soru ve 10 cevapta vatandaşa özetledi.

1- Acil bir hastalıkla karşı karşıya kalan kişiler hangi sağlık kuruluşlarında tedavi edilebilecek?

Kamu ve özel tüm sağlık kuruluşları, durumu 'acil' tanımına uyan hastaları ücretsiz tedavi edecek. Özel hastane de olsa para ödemeyecek.

2- Sosyal güvencesi olmayan ya da o anda cebinde parası bulunmayan hasta ne yapacak?

Kamu ya da özel hiçbir sağlık kurumu 'acil' hastaların sağlık güvencesi olup olmadığına veya ödeme gücü bulunup bulunmadığına, tedavi masraflarının nasıl karşılanacağına bakmayacak. Acil hastalar kabul edilecek ve gerekli tıbbi tedavi yapılacak.

3- İki gündür boğazım ağrıyor, gündüz işe gittiğim için hastaneden randevu alamıyorum. Gece herhangi bir acil servise başvursam da bu durum geçerli olur mu?
Uygulama, durumu gerçekten aciliyet gerektiren gerektiren hastalar için geçerli. Acil hal; ani gelişen hastalık, kaza, yaralanma ve benzeri durumları kapsıyor. Bunun dışındaki durumlar acil kapsamına girmiyor.
Yani boğazınız ağrıyorsa sadece polikliniğe başvurabilirsiniz ve bunun için de ücret ödersiniz.

4- Komşumuz Bağ-Kur'lu ama prim borcu var. Sağlık hizmetinden yararlanabilecek mi? Prim borcu olmadığına dair bir belge istenecek mi?
Hayır, ister Bağ-Kur'a prim borcu olsun, isterse de yeterli prim ödeme gün sayısı olmasın fark etmeyecek. Kimse prim gününe ya da borcuna bakmayacak.  SGK ile sözleşmesi bulunan özel ya da kamu sağlık kuruluşlarına başvuran acil hastalara verilen hizmetin bedeli SGK'dan tahsil edilecek. Ne hastadan ne de SGK'dan ayrıca ilave ücret talep edilmeyecek.

5- Bugüne kadar özel hastanelerin acil servisine başvurduğumuzda sosyal güvencesi olan hastalardan katkı payı alınıyordu. Bundan sonra da bir pay alınacak mı?
SGK ile sözleşmesi bulunan herhangi bir özel sağlık kuruluşuna başvurduğunuzda sadece tedavinizi olacak ve sağlıkla evinize gideceksiniz. Sizden ek ilave bir ücret istenmeyecek.

6- Evimize en yakın hastane özel ve SGK ile sözleşmesi yok. Buraya kalp krizi şikayetiyle kaldırıldım, para ödemem gerekecek mi?
Burada biraz farklı bir prosedür işleyecek ancak sonuçta cebinizden para çıkmamış olacak. Şöyle ki, öncelikle tedavinizin bedeli hasta adına faturalandırılacak. Eğer üzerinizde para varsa bunu ödeyip daha sonra SGK'dan alabileceksiniz. Ancak üzerinizde para yoksa yazılı bir muvafakat verip paranın SGK'dan direk hastaneye verilmesini de talep edebilirsiniz. SGK incelemesini yaptıktan sonra belirlenen tutarı özel hastaneye ödeyecek. Hastadan veya SGK'dan ayrıca ilave ücret istenmeyecek.

7- Mahallemizde sosyal güvencesi olmayan bir aile var. Onlar bu hizmetten yararlanabilecek mi?
Kesinlikle... Herhangi bir sağlık güvencesi bulunmayan kişiden, bu tedavinin bedelini ödeme gücü bulunmadığını belirten bir yazılı beyan alınacak. Yazılı beyan verenden acil sağlık hizmeti bedeli talep edilmeyecek.

8- Bu para hastanın cebinden çıkmayacaksa kimin cebinden çıkacak?
Kamuya ait ya da ayakta teşhis ve tedavi yapan özel sağlık kuruluşlarında tedavi olanların ödemeleri gereken para, bölgedeki sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakfından talep edilecek.

9- Özel hastanelerde de aynı durum geçerli olacak mı? 
Hastalar, özel hastanelerin ücretsiz kontenjanından yararlanacaklar. Bu kontenjanı aşan durumlarda ise sağlık kuruluşunun bulunduğu belediyeden ödeme talep edilecek.

10- Suistimal olursa ne olacak, bir tedbir alınacak mı?
Belediye veya sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakfı, öncelikle kişinin ödeme gücünün bulunup bulunmadığını araştıracak. Hasta ödeyebilecek durumdaysa bu durum sağlık kuruluşuna bildirilecek. Parayı sağlık kuruluşu kendisi tahsil edecek.

internethaber.com

Sınır konulmayan çocuklar ergenlikte dışlanıyor

Çocuk yetiştirmekteki “sınır stratejisi”, erg...
Ani kalp ölümü “dört belirti” ile geliyor
Yaz sıcakları ile birlikte ani kalp ölümleri gen...
Sahurdan sonra iki saat uyuyun
Ramazan’da uyku düzeni, zamanlama ve süre açıs...
"Meme kanseri taraması" tartışılıyorMeme Kanseri aramasının yararı konusundaki şüpheler son zamanlarda artarken, taramanın yararları ve zararları arasındaki dengenin yeterince değerlendirilmediği belirtildi.

British Medical Journal'da yayımlanan Oxford Üniversitesi epidemioloji uzmanı Prof. Klim McPherson'un araştırmasına göre, birçok kadın taramalarda konulan yanlış teşhis yüzünden gereksiz yere ameliyat oluyor.

Tarama yanlıları, kontrollerin yılda 1400 ölümü önlediği görüşünü savunuyorlar. Bazı araştırmalar ise kurtarılan her bir hayata karşı 10 kadının gereksiz yere tedavi gördüğünü gösteriyor.

Yine kurtarılan her hayata karşılık 500 kadar kadın, biyopsi yapılmasıyla sonuçlanabilen en az bir "yanlış alarmla" karşılaşıyor. Bu da kadının sık sık radyasyon aldığı testlerden geçirilmesine ve hayatını endişe içinde geçirmesine sebep oluyor.

Prof. McPherson, kontrollerin yarar-zarar dengesinin kadınlara yeterince açık bir şekilde anlatılmadığını, yararın abartılabildiğini belirterek, "Mamografiden elde edilen bireysel yarar çok küçük. Ancak bu iyi anlaşılmıyor" dedi.

Danimarkalı uzmanlarca yakın bir zaman önce yapılan bir araştırmada da taramanın faydası konusunda "ikna edici delil" olmadığı belirtilmişti.

Araştırmada, taramada saptanan meme kanserlerinin üçte birinin aslında zararsız olabildiği, bunun, binlerce kadının gereksiz yere, mastektomi (memenin alınması) ameliyatı gibi zorlu tedavilerden geçmesine sebep olduğu ifade edilmişti.

İngiltere'de daha önce yapılan bir araştırmada da 1989-2007 arasında meme kanserinden ölümlerdeki düşüşün, kontrol yaptıranlarla yaptırmayanlar arasında aynı olduğu tespit edilmişti.

Fazla kilo reflüye neden olabilirHiç kimse iştahla yediği güzel bir yemeği, göğüsten boğaza doğru gelen yakıcı bir his veya ağrı ile sonlandırmak istemez; ancak son senelerde reflü hastalığı olan insanların sayısında büyük oranda artış görülüyor.

Özellikle yemeklerden sonra ya da uzandığınızda göğüsten boğazınıza doğru uzanan yakıcı bir his, bir ağrı oluyor mu?

Uzandığınızda veya ayakkabınızı bağlarken midenizdekiler ağzınıza geliyor mu? Çok sık geğiriyor ve buna engel olamıyorsanız, hatta zaman zaman sizi korkutan göğüs ağrınız oluyor, ağzınızda sürekli ekşi veya acı bir tat, yutma güçlüğü ve özellikle sabahları ses kısıklığı, boğaz ağrısı ve kronik öksürük yakınmanız varsa dikkat edin! “Reflü’ olabilirsiniz.

Memorial Ataşehir Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Sadakat Özdil,  sağlıksız beslenme ve bunun sonucu ortaya çıkan fazla kiloların yol açtığı sindirim sistemi sorunu reflü ve tedavi yolları hakkında bilgiler verdi.

Yedikleriniz ağzınıza gelir!

Reflü’de mide içeri (gıdalar, asit, safra vb) bir zorlama olmaksızın yemek borusuna kaçar. Bu fizyolojik bir olaydır. Bu durum yemekten sonra olur, süresi kısadır ve kişiye sıkıntı vermez. Bu geri kaçma olayı uzun süreli, sık, ağıza, ses tellerine, solunum yollarına kadar olursa ve geceleri de rahatsız eder tarzda gelişirse “gastroözofageal reflü” hastalığından söz edilir. Bu tabloda hastada reflüye ait yakınmalar ya da yemek borusu alt ucunda lezyonlar (ülser vs gibi) gelişir.

Fazla kilolu olanlar risk altında!

Şişman insanlarda daha fazla görülür. Nedeni yağlanmayla birlikte karın içi basıncının artması. Ayrıca mide çıkışında darlığı olan hastalar, karın içi basıncını artıran durumlar (gebelik, kronik kabızlık vs…) da daha sık görülmektedir.

Her yaşta görülebilir

Reflü, toplumun % 10 – 20’sini etkileyen bir hastalıktır. Her yaşta görülebilir, ancak en sık 30– 40 yaşlarında ortaya çıkmaktadır. Türkiye'de yaşayan kişilerin %3'ü sürekli, %23'ü her gün, %46'sı ise seyrek olarak reflü belirtileri görülmektedir. Erkeklerde kadınlara göre 2-3 kez daha sık görülür.

Sağlıksız beslenme eğilimi reflüyü yaygınlaştırdı

Beslenme alışkanlıklarındaki değişiklikler ve şişmanlığın artışı, reflü sıklığının artışındaki en büyük etkenlerdir. Fast-food tipi, yağ içeriği fazla batı tipi diyet, alkol, sigara ve gazlı içeceklerin tüketimindeki artış, reflü’ye davetiye çıkarmaktadır.

Bu belirtilere dikkat!

Reflü hastalığının farklı organlarla ilgili birçok belirtisi olabilir. Tipik bulgular göğüs arkasında yanma ve ağıza acı su gelmesidir. Ayrıca göğüs ağrısı, yutma sırasında ağrı ve takılma hissi, ağız kokusu, geğirti, gece artan şekilde öksürük, ses kısıklığı, boğazda gıcık hissi, astım krizi şeklinde nöbetler, hıçkırık, diş sorunları, midede yanma ve hazımsızlık şeklinde atipik belirtilerde olabilir. Hastalar bu nedenlerle bazen önce kardiyoloji, KBB veya göğüs hastalıkları uzmanlarına başvurmaktadırlar. Ancak yutma güçlüğü, ağrılı yutma, lokmada takılma hissi, kilo kaybı, kansızlık, kanama olması, belirtilerin 50 yaştan sonra ortaya çıkmış olması, alarm belirtisi olarak alınmalı ve tedavi öncesi ileri (endoskopi vb) tetkikler yapılmalıdır.

Tedaviyi kolaylaştırmak için yaşam tarzı değişikliğine gidin

Öncelikle hastanın yaşam tarzındaki düzenleyici önlemler ve diyet tedavinin temelini oluşturmaktadır. Şişman hastalar zayıflamalı, öğünler sık aralıklı ve az miktarda tüketilmeli, iyi çiğnenmeli, akşam yemeği ile yatış arasındaki süre en az 3- 4  saat olmalı, yatmadan önce atıştırma alışkanlığından vazgeçilmeli, gece reflüsü olanlarda yatak baş tarafı yükseltilmelidir.

Reflünüz varsa bu yiyeceklerden uzak durun!:

•    Yağlı besinler (yağ, çikolata, kremalı besinler tam yağlı süt vb.)
•    Yağda kızartılmış besinler (fast-food, cips vb.)
•    Çay, kahve, diğer kafeinli içecekler, alkol, karbonatlı içecekler, soda
•    Nane
•    Sigaranın kesilmesi
•    Baharatlı, salçalı, soslu ve acılı besinler. Asidik besinlerden domates, portakal limon suyu vb.
•    Et suyu ve et suyu içeren besinler

Diyet tedavisi ile kontrol edilemeyen hastalarda ilaç tedavisi, buna yanıt vermeyenlerde tüm tetkikler yapıldıktan sonra, hasta ile konuşularak cerrahi tedavi uygulanabilir. Günümüzde laparoskopik yöntemle başarılı tedavi uygulanabilmektedir.
Kalp KriziAmerikalı biyoteknik ve kimya mühendisi Prof. Dr. John T. McDevitt ve arkadaşlarının geliştirdiği basit tükürük testinin, 15 dakikada kalp krizini tespit edebildiği bildirildi.

Klinik çalışmaları 18 ayda tamamlanacak test, iki yıl içinde satışa sunulacak.

McDevitt, ABD-Türkiye İleri Araştırmalar Enstitüsü'nün Antalya'nın Kumluca ilçesine bağlı Adrasan beldesinde, 15-22 Temmuz tarihleri arasında düzenlediği "Global Sağlıkta Fırsatlar ve Zorluklar" konulu forumda, ani kalp krizlerinden ölümleri engellemek için geliştirdikleri basit tükürük testi ile ilgili klinik araştırmanın sonuçlarını açıkladı.

ABD'deki Rice Üniversitesi'nde çalışan Prof. Dr. McDevitt, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kalp hastalıklarının dünyada ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer aldığını hatırlatarak, kalp ve damar hastalıklarının küresel bir sorun olduğunu söyledi.

Buradan hareketle yaklaşık iki saatte sonuç veren kan testi yerine bir kişinin kalp krizi geçirip geçirmediğini daha kısa sürede belirleyecek basit bir test geliştirmek için yola çıktıklarını anlatan McDevitt, klinik çalışmalarda sona yaklaştıklarını kaydetti.

Tükürükteki proteinlerin muhtemel kalp krizlerinin hızlı bir şekilde sınıflandırılmasına yardımcı olduğunu vurgulayan McDevitt, geliştirdikleri basit tükürük testinin ani kalp krizini teşhis ettiğini bildirdi.

Araştırmalarının beş yıldır sürdüğünü belirten McDevitt, tükürük testinin, krizin hızla teşhisine yardımcı olacağını, bu şekilde hastalar kan testi ile zaman kaybetmeyeceği için kalp dokusunun daha az zarar göreceğini dile getirdi.

Kalp krizi riskinin sahada belirlenmesinin önemine dikkati çeken McDevitt, bu basit testin hasta henüz ambulanstayken uygulanabileceğini söyledi.

Hasta acil servise ulaştırıldığında kalp krizi teşhisiyle ilgili bilginin de doktorlara ulaşmış olacağını vurgulayan McDevitt, kan testine gerek kalmayacağını kaydetti.

588 hastaya uygulandı

Bir kişinin o anda kalp krizi geçirip geçirmediğini ya da gelecekte kalp krizi geçirme olasılığını belirlemek için 'nano-biyochip' geliştirdiklerini ifade eden McDevitt, bu çipi küçük bir laboratuvar kartına yerleştirdiklerini belirtti.

Bir tüpe tüküren kişiden alınan örneğin bu karta transfer edildiğini vurgulayan McDevitt, kartın sokulduğu cihazın kişinin kalp durumunu 15 dakikada gösterdiğini dile getirdi.

McDevitt, "Araştırmamız bilimsel olarak kanıtlandı. Şu an klinikte test ediyoruz. Ani kalp ölümlerini önlemek için uğraşıyoruz. Bu test bir an önce tedavi görmesi gereken hastalar için çok iyi. Çünkü bu hastalarda boşa geçen her dakika kalp dokusunun daha da kötüye gitmesine neden olur. O nedenle sahada yapılacak kolay tükürük testi zaman kaybını da önleyecek" dedi.

Tükürük testinin 588 hasta üzerinde uygulandığını ifade eden McDevitt, testin elektrokardiyografiyle (EKG) uygunluk içinde kullanılmasının planlandığını kaydetti.

Araştırmanın 18 ayda tamamlanacağını ifade eden McDevitt, testin iki yıl içinde satışa sunulacağını sözlerine ekledi.

Dr. İsmail Özkanlı, 'çörek otu yağı'ndan elde ettiği ürünlerle başta dişte kemik erimesini önlediğini söyledi.

Almanya'nın başkenti Berlin'de diş hekimliği kliniği bulunan, yaptığı çalışmalarla Belçika ve Kırgızistan'daki üniversitelerden fahri doktorluk unvanları alan Dr. İsmail Özkanlı, 'çörek otu yağı'ndan elde ettiği ve patentini aldığı ürünlerle başta dişte kemik erimesi ve dökülme olmak üzere, tedavisi zor birçok soruna çözüm ürettiğini savundu.

Dr. İsmail Özkanlı, tatile geldiği Mersin'in Erdemli ilçesinde, AA muhabirine yaptığı açıklamada, uzmanlığının implant cerrahi üzerine olduğunu, 2004'den bu yana da araştırmalarını ''her derde deva olan'' çörek otu yağı üzerine yoğunlaştırdığını söyledi.

Dişte kemik erimesi ve dişlerin dökülmesinin Almanya'da her iki kişiden birinde görüldüğünü ifade eden Özkanlı, şöyle devam etti:

''Türkiye'de de benzeri bir durum olduğunu tahmin ediyorum. Bu sorunların çözümü için çalışma yaparken çörek otu yağı dikkatimi çekti. Tıpta değişik hastalıklar üzerine çörek otu yağıyla ilgili çok sayıda araştırma var. Ancak, ağız ve diş sağlığı üzerine araştırma yok. Almanya ve Türkiye'den temin ettiğim çörek otu yağı ile diş sorunlarına şifa bulmaya çalıştım. Bu alandaki uzmanlardan da yardım aldım. Yaklaşık 1,5 yıl süren araştırmalar sonucu elde ettiğimiz ürünlerle tedavide büyük başarı sağlandı.''

Özkanlı, çörek otu yağının, başta dişte kemik erimesi ve dökülme olmak üzere tedavisi zor birçok soruna, ağızda yara ve dudakta uçuklara şifa verdiğini belirlediklerini ve ürünlerini geliştirdiklerini belirterek, ''elde ettiğim başarılar nedeniyle Belçika'daki World Information Distributed University ve Kırgızistan Bişkek Üniversitesi tarafından fahri doktorluk unvanı verildi. Araştırmalarımı da kitap haline getirerek tıp dünyasına sundum'' dedi.

Özkanlı, Mısır ve Almanya'da çörek otu yağını kapsül olarak üreterek, satışa sunduklarını ifade ederek, ''Çörek otunun üç ayrı cinsi bulunuyor. Bunlardan Türkiye'de yetişen 'Nigella Damassina'nın bağırsak rahatsızlıklarına, Mısır'da ve Afrika ülkelerinde yetişen 'Nigelazativa' türlerinin de bakterilere, mantarlara ve virüslere karşı etkili olduğu biliniyor. Ürünlerimizi yakın zamanda Türkiye'de de piyasaya süreceğiz'' diye konuştu.

  Internethaber
Uyku için en ideal sıcaklık 18 derece, ama bugünler...
Cep telefonlarının dörtte birinin kabul edilebilir bakterisi seviyesinden 10 kat daha fazla bakteri barındırdığını belirlendi.

Cep telefonları üzerinde yapılan TVC (yaşayan toplam bakteri sayımı) testine göre, cep telefonlarının dörtte birinin kabul edilebilir bakterisi seviyesinden 10 kat daha fazla bakteri barındırdığını belirlendi.

Araştırmacılar, bu oranın evinizdeki tuvaletin sifon kolundan 18 kat daha kirli olduğu anlamına geldiğini söylediler.

Daily Mail'de yayınlanan ve The Which? dergisinin yaptığı araştırmada, kullanımda olan milyonlarca telefonun potansiyel sağlık tehlikesi içerdiği belirtildi. Testleri gerçekleştiren hijyen uzmanı, telefonların oldukça kirli olduğunu, ancak hemen hemen kimsenin de temizleme alışkanlığı olmadığını belirterek, inceledikleri telefonlardan birinde çok fazla bakteri bulunduğu için tıbbi yöntemlerle sterilize ettiklerini kaydetti.

Kirli telefonlardaki bakteri oranının, çok dirençli olmayan kişilerde mide ve barsak enfeksiyonuna bile yol açabileceğini belirten uzmanlar, bu bakterilerin direkt olarak hastalığa yol açan türden olmadığını, fakat fazla sayıda olmasının daha tehlikeli mikroplar için yaşam ortamı hazırlayabileceğini ifade ettiler.

Sifon kollarında çok fazla bakteri olduğunu düşünen insanların onlara dokunmak istemediğini söyleyen araştırmacılar, telefonların sifon kolundan çok daha fazla bakteri barındırdığına dikkat çektiler.

  Internethaber
Sağlık Bakanlığı, "biber hapı" olarak bilinen zayıflama ürünüyle ilgili açıklama yaptı.

Sağlık  Bakanlığı, bazı haberlerde geçen ve halk arasında "biber hapı" olarak bilinen ürünlerin zayıflama ilacı olmadığı bildirilerek, bu ürünlerin ilaç olarak ruhsatlandırılmadıkları ve doktorlara danışılmadan "kesinlikle" kullanılmaması gerektiği uyarısında bulundu.

Sağlık Bakanlığı'ndan, bazı basın yayın organlarında yer alan "zayıflama hapları" ile ilgili haberler üzerine yapılan yazılı açıklamada, şu anda piyasada İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü tarafından 1 adet ruhsatlandırılmış zayıfla ilacının bulunduğu bildirildi. Daha önce izin verilmiş bazı zayıflama ilaçlarının ruhsatlarının "sibutramin" etken maddesi içerdikleri için askıya alındığı ifade edilen açıklamada, "Bu nedenle bu ilaçlar şu anda piyasada bulunmamaktadır" denildi. Açıklamada şunlara yer verildi:

"Yapılan incelemelerde Tarım Bakanlığı'ndan ruhsatlı 9 adet üründe sibutramin etken maddesi bulunduğu tespit edilmiştir. Bunlardan 2 tanesi halk arasından biber hapı olarak bilinenlerdendir. Bu ürünlerin denetimi ve ruhsatlandırılmasını yapan Tarım Bakanlığımıza söz konusu hapların zararları hakkında gerekli bilgilendirme yapılmıştır.

Haberlerde geçen halk arasında "biber hapı" olarak bilinen ürünler ilaç değildir. İlaç olarak ruhsatlandırılmamıştır ve hekimlerimize danışılmadan kesinlikle kullanılmamalıdır. Vatandaşlarımızın bu gerçeğe dikkat etmeleri kendi sağlıkları açısından büyük önem arz etmektedir."

  Internethaber
Prof. Dr. Bingür Sönmez'den hayati tavsiyeler...

Prof. Dr. Bingür Sönmez, ''Havaların ısınması ile kalp hastalarının kullandıkları ilaçlara bir kardiyolog tarafından 'yaz ayarı' yapılmalı. Bu, kalp hastalarının sağlıklı bir yaz geçirebilmesi için gerekli'' dedi.

Prof. Dr. Sönmez, AA muhabirine yaptığı açıklamada, aşırı sıcak ve nemli havaların yaşandığı şu günlerde kalp hastalarını uyardı.

Sönmez, koroner kalp, by-pass ameliyatı olmuş ve kalp kapağı hastalarının sıcaklardan ciddi şekilde etkilendiğini ifade etti.

Yaz aylarındaki aşırı terlemenin vücuttaki tuz ve su atımını artırdığını, bu durumun halsizlik, bitkinlik ve ritm bozukluğuna yol açabileceğini kaydeden Sönmez, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Havaların ısınması ile kalp hastalarının kullandıkları ilaçlara bir kardiyolog tarafından 'yaz ayarı' yapılmalı. Bu, kalp hastalarının sağlıklı bir yaz geçirebilmesi için gerekli. Kapak hastalarının durumu yazın karbüratör ve klima ayarı yaptırmak zorunda olan otomobillere benzer. Bu hastaların, doktorlarına danışarak idrar söktürücü ilaç dozunu kışa göre azaltmaları gerekmektedir. Bazı yaz meyvelerinin kan pıhtılaşmasını önleyici ilaçlar ile etkileşimi olabileceği için doz ayarının kış aylarına göre daha sık yapılması gereklidir. Ayrıca çok su kaybının kanın daha çabuk pıhtılaşmasına neden olacağı da unutulmamalıdır.''

-''KORONER KALP HASTALARI BOL SU İÇMELİ''

Koroner kalp hastaları ile by-pass ameliyatı olanlarda kan akışkanlığının çok önemli olduğunu söyleyen Prof. Dr. Bingür Sönmez, bu tür hastaların kan sulandırıcı ve kalp ilaçlarını çok dikkatli kullanmaları gerektiğinin altını çizdi.

Sönmez, koroner kalp hastalarının ter yoluyla çok fazla su kaybetmeleri halinde kanlarının koyulaştığını, akışkanlığının azaldığını ve pıhtılaşma riskinin arttığını vurgulayarak, kalp hastalarının aşırı sıcaklardan kesinlikle kaçınmalarını, güneşin dik konumda olmadığı saatlerde denize girmelerini ve bol bol su içmelerini önerdi.

Kalp hastalarının kış alışkanlığı olan karbonhidratlardan ve ağır yağlı yemeklerden de uzak durmasını isteyen Bingür Sönmez, hastalara sık sık ve az az yemek yemelerini, bol sebze ve meyve tercih etmelerini ve güneş önünde kesinlikle alkol almamalarını tavsiye etti.

-''KALP HASTALARI DENİZE GİREBİLİR''

Prof. Dr. Sönmez, kapak ve koroner by-pass olmuş hastaların yürüyüş için sabah erken ya da güneşin batmak üzere olduğu saatleri tercih etmeleri gerektiğini ifade ederek, ''Hastalar kısa süreli denize girip tekrar gölgelik alanları tercih edebilirler.'' dedi.

-SICAĞIN ZARARLI ETKİLERİNDEN KORUNMA YOLLARI-

Prof. Dr. Bingür Sönmez, kalp hastaları için sıcağın zararlı etkilerinden korunma yollarını ise şöyle anlattı:

''Kapalı alanların havalandırılmasına, yeterli bir hava akımı sağlanmasına özen gösterilmelidir. Bol sıvı ve mineral içeren içecekler tüketilmelidir. Kalp hastalığı veya yüksek tansiyonu olup, tuz kısıtlaması olanlar ise sıvı ve tuz kaybı yönünden çok dikkatli olmalıdır. İnce, açık renk, bol giysiler giyilmelidir. Giysilerin güneş ışığından koruyucu etkileri ve terletip su kaybettirmeyecek kumaştan yapılmış olmasına dikkat edilmelidir. Geniş kenarlı şapka kullanılmalı ve yüzün doğrudan güneş altında olmamasına dikkat edilmelidir. Sık sık ılık duş yapılmalıdır. Kapalı ve park edilmiş araç içinde uzun süre kalınmamalıdır. Sıcak çarpması sonucu ortaya çıkan bitkinlik, baş ağrısı, şuur kaybı gibi belirtiler ortaya çıkarsa derhal hastaneye müracaat edilmeli ve doktora kullanılan ilaçlar hakkında bilgi verilmelidir.''

Sönmez, aşırı sıcaklardan sadece insanların değil, sokakta yaşayan hayvanların da etkilendiğini belirterek, ''Sokak hayvanları bir hafta açlığa dayanabilirler ama yaz sıcağında 48 saatten fazla susuzluğa dayanamazlar. Lütfen kapınızın önüne bir yoğurt kabı içine iki bardak su koyunuz'' diye vatandaşları duyarlı olmaya çağırdı.

AA